Simgeyle Aslı Birbirine Karıştırmayalım

SİMGEYLE ASLI BİRBİRİNE KARIŞTIRMAYALIM

Neyin simge neyin asıl olduğunu gerçekten anlayabiliyor muyuz? Neyin örnek neyin gerçek, neyin fanî neyin ebedî, neyin önemli neyin önemsiz olduğunu gerçekten algılayabiliyor muyuz? Simgeyle aslını, örnekle gerçeği birbirinden ayırt edebiliyor muyuz?

Belki siz simgeyle aslını, örnekle gerçeği birbirine hiç karıştırmazsınız ya da bunu nadiren yaparsınız. Belki de bu konuyu hiç düşünmediniz ve benim neden düşünmeye gereksinim duyduğumu merak ediyorsunuzdur. Bakalım, burada bu konunun önemini yeteri kadar anlatabilecek miyim?

Ben simgeyle aslını, örnekle gerçeği birbirine felaket derecede karıştırabilirim. İnanın bazen bir konuyu tam anladığımı sanırken bile aslında hiçbir şey anlayamamışımdır. Soracaksınız ki, simge ve asıl konusunda kendi kafam bile karışıkken bu durumda olduğumu nasıl fark edebilirim? Sonradan, bazen çok fazla sonradan bunu fark ediyorum ve kendimden utanıyorum.

İsa’nın havarilerinin de simgeyle aslı, örnekle gerçeği karıştırdıkları konusunda İncil’de örnekler var. Bunlardan basit olan bir tanesine bakalım: “Öğrenciler gölün karşı yakasına geçerken ekmek almayı unutmuşlardı. İsa onlara, ‘Dikkatli olun, Ferisiler’in ve Sadukiler’in mayasından kaçının!’ dedi. Onlar ise kendi aralarında tartışarak, ‘Ekmek almadığımız için böyle diyor’ dediler. Bunun farkında olan İsa şöyle dedi: ‘Ey kıt imanlılar! Ekmeğiniz yok diye niçin tartışıyorsunuz? Hâlâ anlamıyor musunuz? Beş ekmekle beş bin kişinin doyduğunu, kaç sepet dolusu yemek fazlası topladığınızı hatırlıyor musunuz? Yedi ekmekle dört bin kişinin doyduğunu, kaç küfe dolusu yemek fazlası topladığınızı hatırlamıyor musunuz? Ben size, ‘Ferisiler’in ve Sadukiler’in mayasından kaçının derken, ekmekten söz etmediğimi nasıl olur da anlamazsınız?’ Ekmek mayasından değil de, Ferisiler’le Sadukiler’in öğretisinden kaçının dediğini o zaman anladılar.” (Matta 16:5-12)

Burada İsa bir gerçeği anlatmak için bir örnek kullanıyordu. Gerçek; Ferisiler’le Sadukiler’in öğretisiydi. Örnek, ekmeğin mayalanmasını sağlayan bir maddeydi.  Öğrenciler ise İsa’nın gerçek öğretisini anlayamadılar çünkü kafaları o gün almayı unuttukları ekmekteydi.

Beş ekmekle beş bin kişiyi, yedi ekmekle dört bin kişiyi doyurmuş olan İsa ekmeğin alınıp alınmadığı konusunda kaygı duyar mıydı? Duymazdı. Halbuki öğrenciler hâlâ bu tür kaygılara kapılıyordu. Dolayısıyla kafaları ekmeksiz durumlarına takılıp kaldı. Yani “gerçek” diye düşündükleri şey aslında İsa’nın “örnek” dediğiydi. Öğrencilere göre önemli olan şey fırından sımsıcak alınacak ekmekken (o taze koku hem burunlarında hem kafalarında), İsa’ya göre Ferisiler’le Sadukiler’in öğretisinden kaçınmaktı.

İsa’nın önemli ve gerçek olarak düşündüğü şeyleri anlamak için öğrenciler kendilerinin önemli ve gerçek diye düşündükleri şeylerin dışına çıkmak zorundaydılar, ama bunu başaramadılar ya da başarmakta çok yavaş ilerliyorlardı. İsa simgeyle asıl, örnekle gerçek arasında anlamsal bağlantı görüyordu. Öğrenciler ise bu tür bağlantıları görmekte zorlanıyorlardı, bazen en basit konularda bile…

Basit olan başka bir örneğe bakalım. “Yahudiler’in Nikodim adlı bir önderi vardı. Ferisiler’den olan bu adam bir gece İsa’ya gelerek, ‘Rabbî, senin Tanrı’dan gelmiş bir öğretmen olduğunu biliyoruz. Çünkü Tanrı kendisiyle olmadıkça kimse senin yaptığın bu mucizeleri yapamaz’ dedi. İsa ona şu karşılığı verdi: ‘Sana doğrusunu söyleyeyim, bir kimse yeniden doğmadıkça Tanrı’nın Egemenliği’ni göremez.’ Nikodim, ‘Yaşlanmış bir adam nasıl doğabilir? Annesinin rahmine ikinci kez girip doğabilir mi?’ diye sordu.” (Yuhanna 3:1-4)

Burada İsa, bizim bildiğimiz doğma olayını bir örnek olarak kullanıyordu. İsa’nın asıl konusu, kullandığı örneğin kendisi değildi. İsa o örneği kullanarak başka bir şey anlatmak istiyordu. Doğma olayı, İsa’nın anlatmak istediği ruhsal gerçek için en uygun, en mükemmel örnekti çünkü.

Anlaşılıyor ki, Nikodim, fiziksel doğum konusuna takılıp kalmıştı. Bu yüzden Nikodim (bence samimiyetle), “Yaşlanmış bir adam annesinin rahmine ikinci kez girip doğabilir mi?” diye sordu. Gerçekten İsa’nın söylediklerini anlamakta zorluk çekiyordu. Nikodim kafasında, simgeyle asıl, örnekle gerçek arasında anlamsal bir bağlantı kuramıyordu. Bu nedenle —kusura bakmayın ama— İsa’nın öğretisi ona saçma gibi gelmişti.

İsa’nın Nikodim’e anlatmak istediği konu ruhsaldı, fiziksel değildi. Ama Nikodim “yeniden doğmadıkça” kelimesini duyunca fiziksel anlayışının dışına bir türlü çıkamadı. İsa ile Nikodim arasındaki iletişim sorununu görebiliyor muyuz? Dil bilme meselesi değildi bu. Mantık meselesi de değildi aslında. Neyin simge neyin asıl olduğunu bilme meselesiydi.

Bir keresinde İsa şöyle dedi: “Sizlere yeryüzüyle ilgili şeyleri söylediğim zaman inanmazsanız, gökle ilgili şeyleri söylediğimde nasıl inanacaksınız?” (Yuhanna 3:12)  “Gökle ilgili”, ruhsal, gözle görülmeyen şeyler insana nasıl anlatılabilir? Bu durumda “yeryüzüyle ilgili şeyleri” örnek olarak kullanarak anlatmak şart değil midir? Sadece yeryüzüyle ilgili şeyleri bilen insanın gökle ilgili şeyleri algılayabilmesi için bilinen fiziksel örnekler köprü görevi yapamaz mı? Bundan başka köprü görevi yaparak bizi buradan oraya ulaştırabilecek ne var?

“İsa Nikodim’in sorusuna şöyle yanıt verdi: ‘Sana doğrusunu söyleyeyim, bir kimse sudan ve Ruh’tan doğmadıkça Tanrı’nın Egemenliği’ne giremez. Bedenden doğan bedendir, Ruh’tan doğan ruhtur. Sana, ‘Yeniden doğmalısınız’ dediğime şaşma. Yel dilediği yerde eser; sesini işitirsin, ama nereden gelip nereye gittiğini bilemezsin. Ruh’tan doğan herkes böyledir.’” (Yuhanna 3:5-8)

Burada İsa Nikodim’e neyin simge neyin asıl, neyin örnek neyin gerçek, neyin “yeryüzüyle ilgili” neyin “gökle ilgili” olduğunu açıklıyordu. Simge (örnek, yeryüzüyle ilgili) olan: su, beden, yel. Asıl (gerçek, gökle ilgili) olan: Ruh’tan doğmak. Nikodim neden İsa’nın kullandığı örneği örnek olarak algılayıp ruhsal bir anlam çıkaramadı? Sizce Nikodim, İsa’nın, insanların fiziksel olarak annelerinin rahmine ikinci kez girmesi gerektiğini savunduğunu mu düşündü?

Şimdi neyin simge neyin asıl olduğu konusunda çok daha zor bir örneğe geçelim. “İsa onlara şöyle dedi: ‘Size doğrusunu söyleyeyim, İnsanoğlu’nun bedenini yiyip kanını içmedikçe, sizde yaşam olmaz. Bedenimi yiyeyin, kanımı içenin sonsuz yaşamı vardır ve ben onu son günde dirilteceğim. Çünkü bedenim gerçek yiyecek, kanım gerçek içecektir. Bedenimi yiyip kanımı içen bende yaşar, ben de onda. Yaşayan Baba beni gönderdiği ve ben Baba’nın aracılığıyla yaşadığım gibi, bedenimi yiyen de benim aracılığımla yaşayacak. İşte gökten inmiş olan ekmek budur. Atalarınızın yedikleri man gibi değildir. Atalarınız öldüler. Oysa bu ekmeği yiyen sonsuza dek yaşar.’” (Yuhanna 6:53-58)

Eğer biz bu konuya Nikodim’in kafasıyla yaklaşırsak şöyle bir soru sormaz mıyız?: “İsa bizi yamyam mı yapmak istiyor?” Gerçekten İsa fiziksel bedenini yemek haline getirip (affedersiniz mesela sucuk ya da konserve yöntemiyle) yememizi mi istiyordu?

Simgeyle aslı, örnekle gerçeği birbirinden ayırt edemeyen birine, İsa’nın bu öğretisi son derece bozuk, saçma ve de iğrenç gelmez mi? Kesinlikle öyle gelirdi. Ama gözden kaçırmayalım, İsa bu öğretide de asıl olan bir konuyu anlatmak için son derece çarpıcı bir simge kullanmaktadır. Son derece önemli bir gerçeği açıklamak için çarpıcı bir örnek kullanıyor. Asıl konu kullanılan örneğin kendisi olamaz. İkisinin (hem örnek hem asıl) aynı şey olduğunu ileri sürmek mantıksız ve yanlış olur. Yani İsa ya bizim yamyam olmamızı istiyor (sanmam) ya da bundan başka bir şey istiyor (sanırım); mantıken ikisi aynı anda doğru olamaz. Bence burada asıl konu ruhsal anlamda, fiziksel anlamda değil. Kullanılan örnek fiziksel; anlatılan konu ruhsal. İsa’nın bütün diğer öğretileri de genel olarak aynen böyle değil mi?

Metnin devamını da okuyalım: “Öğrencilerin birçoğu bunu işitince, ‘Bu söz çok çetin, kim kabul edebilir?’ dediler. Öğrencilerinin buna karşı söylendiğini anlayan İsa, ‘Ya İnsanoğlu’nun önceden bulunduğu yere yükseldiğini görürseniz...? Yaşam veren Ruh’tur. Beden bir yarar sağlamaz. Sizlere söylediğim sözler ruhtur, yaşamdır. Yine de aranızda iman etmeyenler var.’” (Yuhanna 6:60-64)

“Beden bir yarar sağlamaz” dedi İsa. Demek İsa, bedeninin yemek haline getirilip insan tarafından yenilmesinden söz etmiyordu. Gerçekçi olmak gerek; İsa bu sözünü fiziksel bir anlamda söyleseydi, onun bedeni iman eden herkes için nasıl yemek haline getirilebilirdi? Fiziksel olarak böyle bir şey yapılabilir mi; yapıldı mı? Hayır, kesinlikle mümkün değil.

“Bunun üzerine Yahudiler, ‘Bu adam yememiz için bedenini bize nasıl verebilir?’ diyerek birbirleriyle çekişmeye başladılar.” (Yuhanna 6:52) Tamamen gereksiz bir çekişme! Yahudiler fiziksel anlam üzerinde kavga ediyorlardı ama İsa böyle bir konuyu açmamıştı ki! İsa’nın öğretisini anlamaya zaten niyetleri olmayan Yahudiler aralarında örnek asıl konuymuş diye tartışmalara dalmışlardı. Tabii ki saçma yaklaşım saçma sonuç getirir. Eminim ki, Yahudiler’in o günkü tartışması derinleştikçe daha da saçma hale gelmiştir.

Peki, fiziksel anlama gelemeyecek bu son derece çarpıcı öğreti ne anlama gelebilir? Ruhsal anlama gelir. Çünkü İsa’nın kendisi o gün Kefarnahum’daki havrada öğretisini netleştirmek için, “Sizlere söylediğim sözler ruhtur, yaşamdır’ dedi. (Bkz, 63. ayet.)

Beden ve kan insanın varlığı anlamına gelmez mi? Beden ve kan insanın özünü temsil etmez mi? Yemek, varlığımızı sürdürmek için ağzımızda çiğnenip yutulan, değişikliklere uğratılıp kanımıza karışabilecek duruma getirilen şey değil mi? İsa’nın Yuhanna’nın 6. bölümündeki öğretisinde “hazmedilen” şey fiziksel beden ve kan değil, İsa’nın sözleridir.

İsa’nın sözlerinin hayati önemini vurgulamak için en uygun örnek, en mükemmel simge ne olabilir? İsa’ya göre en uygun örnek, en mükemmel simge bu hayattaki kendi bedeni ve kanıdır. İsa’nın bedeni ve kanının kurban olarak sunulması ne kadar mühim olursa O’nun sözleri de o kadar mühimdir. Bizim açımızdan O’nun sözlerinin hazmetmemiz de o kadar mühimdir.

Dikkat ederseniz, İsa bu öğretiyi sunarken sözlerini kitaptan çok ruhsal varlık olarak betimler. Çünkü bizim tarafımızdan “hazmedilmesi” gereken şey fiziksel nitelikte değil, ruhsal niteliktedir. (Yani bu öğretiden hareket ederek insan ayeti kağıda yazıp su ile beraber yutmasın.) Bu ruhsal gerçeği şöyle ifade edebiliriz: İsa’nın ruh ve yaşam olan sözlerini kana kana içmemiz, sindire sindire hazmetmemiz lazım. Yoksa, bizde yaşam olmaz. (Bkz. 53. ayet.)

“İsa kırk gün kırk gece oruç tuttuktan sonra acıktı. O zaman Ayartıcı yaklaşıp ‘Tanrı’nın Oğlu’ysan, söyle şu taşlar ekmek olsun’ dedi. İsa ona şu karşılığı verdi: ‘İnsan yalnız ekmekle yaşamaz [fiziksel anlamda], Tanrı’nın ağzından çıkan her sözle yaşar’ [ruhsal anlamda] diye yazılmıştır.” (Matta 4:2-4)

Tevrat, Levililer 17:13-14 ayetlerinde şunu okuyoruz: “İsrail halkından ya da aralarında yaşayan yabancılardan kim eti yenen bir hayvan veya kuş avlarsa, kanını akıtıp toprakla örtecektir. Çünkü canlılara yaşam veren kandır. Bundan dolayı İsrail halkına, Hiçbir etin kanını yemeyeceksiniz, dedim. Çünkü her canlıya yaşam veren kandır. Onu yiyen halkın arasından atılacaktır.”

Canlının yaşamı için kan nasıl şart ise, insanın sonsuz yaşaması için Tanrı’nın sözleri şarttır. Bu nedenle İsa, “Sizlere söylediğim sözler ruhtur, yaşamdır” diyor. “Bedenimi yiyenin, kanımı içenin sonsuz yaşamı vardır ve ben onu son günde dirilteceğim” sözünü okurken ruhsal bir gerçeğin fiziksel örnekle anlatılmasını göremiyor muyuz?

Kefarnahum’daki havrada kendisinin gökten inmiş olan ekmek olduğunu öğreten İsa daha sonra havarilerine şunu sordu: “Siz de mi ayrılmak istiyorsunuz?” (67. ayet) Bu soruya nasıl bir cevap verebilirlerdi? Onlar da İsa’nın o günkü öğretisini çok çetin bulmuşlardı ve anlamakta zorluk çekiyorlardı.

Simun Petrus’un verdiği cevap bence anlamlıydı. “Rab, biz kime gidelim? Sonsuz yaşamın sözleri sendedir. İman ediyor ve biliyoruz ki, sen Tanrı’nın Kutsalı’sın.” (68. ayet)  Cevabında Simun Petrus İsa’nın bedenini yemekten, kanını içmekten söz etmedi. “Kullandığın örnek benim anlama gücümü büsbütün aşıyor” demedi (tabii ki aşıyordu!). Yine de Petrus diyebildi ki, “İsa, sende yaşam var ve bu yaşam, ağzından çıkan sözlerden kaynaklanıyor. Bu kadarı anlayabiliyoruz.” Bence, İsa’nın o gün Kefarnahum’da anlattığı asıl konu zaten buydu. Asıl konu algılanınca örnek artık görevini tamamlamış sayılmaz mıydı?

Bir örnekle devam etmek istiyorum. Diyelim ki, İsa’ya iman eden biri olarak O’nun Yuhanna’nın 6. bölümündeki öğretisini okumaktayım. Kendi kendime şöyle derim: “İman ettiğim İsa iki bin yıl önce yaşadı, günümüzde onun fiziksel bedeni ve kanı bulunamaz.”  Ne yapmalıyım? Biri bana diyebilir ki, bak kardeşim, İsa’nın kastettiği şey aslında kilisede yapılan bir törendir. Çarmıhta ölmeden önceki akşam şakirtleriyle birlikte Fısıh Bayramı yemeğini yerken İsa eline ekmek aldı, şükredip ekmeği böldü ve şöyle dedi: “Bu sizin uğrunuza feda edilen bedenimdir.” Aynı biçimde yemekten sonra eline kâseyi alıp şöyle dedi: “Bu kâse kanımla gerçekleşen yeni antlaşmadır. Her içtiğinizde beni anmak için böyle yapın.” İşte, kilisede yapılacak bir tören başlatmak için İsa Yuhanna’nın 6. bölümündeki o çarpıcı öğretişi yaptı.

Diyelim ki, ben arkadaşımın yorumunu kabul eder ve her Pazar günü kiliseye gidip “İsa’nın bedenidir” diye sunulan yiyeceği, “İsa’nın kanıdır” diye sunulan içeceği alırım. Bu, benim için manalı ve hayati önem taşıyan bir tören olur. Sunulan vaazları da rutin bir şekilde dinlerim. Ama buna rağmen İsa’nın “ruhtur, yaşamdır” dediği sözlerini kana kana içtiğimi, sindire sindire hazmettiğimi söyleyemem. Kutsal Kitap’ı bazen okurum, anlamaya çalışırım, ama bu çalışmaların hayatımı değiştirmiş olduğunu iddia etmem abartılı olur. Yani gerçeği söylemek gerekirse ne ciddi bir şekilde İsa’nın talebesi olamadım.

Böyle bir durum yazık olmaz mı? Böyle bir duruma sebep ne olabilir? Sadece simge ve törenle yetinmem olmaz mı?

Farz edilen bu durum Yeşaya Kitabı’nda yazılı olan bir ayeti bana hatırlatır. “Ey Sodom yöneticileri, RAB’bin söylediklerini dinleyin; Ey Gomora halkı, Tanrımız’ın yasasına kulak verin. ‘Kurbanlarınızın sayısı çokmuş, bana ne?’ diyor  RAB, ‘Yakmalık koç sunularına, besili hayvanların yağına doydum. Boğa, kuzu, teke kanı değil istediğim. Huzuruma geldiğinizde avlularımı çiğnemenizi mi istedim sizden? Anlamsız sunular getirmeyin artık. Buhurdan iğreniyorum. Kötülük dolu törenlere, yeni Ay, Şabat Günü kutlamalarına ve düzenlediğiniz toplantılara dayanamıyorum. Yeni Ay törenlerinizden, bayramlarınızdan nefret ediyorum. Bunlar bana yük oldu, onları taşımaktan yoruldum.” (Yeşaya 1:10-14)

Demek Tanrı’ya göre nihai amaç sadece toplantı ya da bayramın yapılması değil. Gerçeğin kendisi bir toplantı olabilir mi? Olamaz. Gerçek bir toplantı olabilir, gerçek olmayan bir toplantı olabilir, ama toplantının kendisi gerçek denilen şey olamaz. Bir tören, bir toplantı, bir bayram yalnızca örnek görevi yapar. Eğer törendeyken, toplantıdayken, bayram kutlarken gerçeği kavrayıp da onu içimize alamıyorsak, o tören, o toplantı ya da o bayram bizim için gerçek yerine geçemez. O tören, o toplantı ya da o bayram bizim için kaçırılmış bir fırsat olurdu.

Çarpıcı bir örnek daha verelim. Romalılar 2:25-26: “Kutsal Yasa’yı yerine getirirsen, sünnetin elbet yararı vardır. Ama Yasa’ya karşı gelirsen, sünnetli olmanın hiçbir anlamı kalmaz. Bu nedenle, sünnetsizler Yasa’nın buyruklarına uyarsa, sünnetli sayılmayacak mı?” Resul burada ne demek istiyor? İlk okunuşta bu argüman size anlamlı geldi mi acaba? Bu ayetleri ben ilk okuduğumda ‘Herhalde bu sözün derin bir anlamı vardır’ diye düşünmüştüm ama aslında hiçbir şey anlayamamıştım.

Anlayamadım çünkü bu argümanı okurken sadece fiziksel sünnet olayını düşünebiliyordum. Halbuki fiziksel sünnet simge niteliğindedir; ondan öğrenmemiz gereken şey ise ruhsal niteliğinde. Yazara göre eğer bu ruhsal gerçeği anlayıp uygularsak fiziksel sünnetimiz de simge olarak yararlıdır. Oysa fiziksel sünnet kendi başına bir yararı (tıbbî yararlarından başka) yoktur.

Biri diyebilir ki, sünnet sadece bir simge ise, boşver gitsin. Sünnet edilsem ya da edilmesem ne fark eder? Mevzuya bu düşünceyle yaklaşan biri için sünnet olup olmamak muhtemelen fark etmez. Sünnetin ruhsal olarak neyi simgelediğini anlamaya çalışmayacaksak, bu bir derinin kesilmesinden başka ne olabilir? Çünkü “Yaşam veren Ruh’tur”; simgeler bizi Ruh’a ulaştırır. Eğer simgelerin işaret ettiği yolculuğa çıkmaya niyetimiz yoksa, ne diye simgelerle uğraşıyoruz?

Romalılar 2:27-29: “Sen Kutsal Yazılar’a ve sünnete sahip olduğun halde Yasa’yı çiğnersen, bedence sünnetli olmayan ama Yasa’ya uyan kişi seni yargılamayacak mı? Çünkü ne dıştan Yahudi olan gerçek Yahudi’dir, ne de görünüşte, bedensel olan sünnet gerçek sünnettir. Ancak içten Yahudi olan Yahudi’dir. Sünnet de yürekle ilgilidir; yazılı yasanın değil, Ruh’un işidir. İçten Yahudi olan kişi, insanların değil, Tanrı’nın övgüsünü kazanır.”

İnsanı içsel (yani gerçeği uygulayıcı) kılan şey Ruh’tur, yaşamdır, gerçektir. Bizi Ruh’a ulaştırma görevini yapan simgeler ise dışsal cephede kalırlar. Çünkü bu onların yeridir. Simgeler görev açısından her zaman yararlıdır, kendi başına bir hedef olarak ise yararsız.

Evet, simgeyle aslı, örnekle gerçeği birbirine karıştırmamalıyız. Yaşam veren Ruh’a ulaşalım, yaşayalım. Amin.

(Cavit Kaplan)            


Yorumlar - Yorum Yaz
Anket
Ücretsiz Kitaplarımızdan En Çok Hangisini Beğendiniz?